İstanbul Arkeoloji Müzesi, dünyanın en önemli arkeoloji koleksiyonlarından birine ev sahipliği yapan ve mutlaka görülmesi gereken eserleriyle İstanbul’un en değerli müzelerinden biri. Ünlü birçok müzeyi görmüş biri olarak ülkemdeki arkeoloji müzemle gurur duyduğumu belirtmeliyim. İstanbul’da yaşayıp hala görmeyenler varsa hafta sonları bir günlerini ayırıp bu atmosferi yaşamalarını şiddetle tavsiye ederim. Müzelerin; içi, bahçeleri gerçekten vakit ayırmaya değer. Dünyada müze amacıyla inşa edilen ilk on müze arasında yer aldığını da hatırlatayım.
İçindekiler
- İskender Lahdi
- Ağlayan Kadınlar Lahdi
- Sidamara Lahdi
- Dünyanın İlk Aşk Şiiri
- Kadeş Antlaşması
- İştar Kapısı
- Köpeğe ait mezar taşı
- Mitolojik Heykeller
İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin Tarihi Yapıları
İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde gezerken insanı en çok etkileyen şey, sadece sergilenen eserler değil; bu eserleri taşıyan binaların kendisi. Daha kapıdan içeri girmeden, buranın sıradan bir müze olmadığı hissi hemen geçiyor.
Bu yapıların en eskisi, 1472 yılında Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılan Çinili Köşk. Aslen bir av köşkü olarak inşa edilmiş ama İstanbul’un fethinden sonra yapılan ilk dini amaçlı olmayan Osmanlı yapısı olmasıyla çok özel bir yere sahip. Sadece bu bilgi bile, yapının önünde biraz daha yavaşlamaya sebep oluyor.
Çinili Köşk aynı zamanda İstanbul’daki Osmanlı dönemi sivil mimarisinin en eski örneklerinden biri. Günümüzde burada Türk çini ve seramik sanatının en seçkin örnekleri sergileniyor. Yapının sade ama güçlü havası, içeride gördüklerinizle çok uyumlu.
Zaman içinde Çinili Köşk de farklı kimlikler kazanmış. 1875–1891 yılları arasında Müze-i Hümayun (İmparatorluk Müzesi) olarak kullanılmış, 1953’te Fatih Müzesi adıyla ziyarete açılmış. 1981 yılından itibaren ise İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin bir parçası. Tek bir yapı ama birden fazla dönemin tanığı.
Müze kompleksindeki bir diğer önemli yapı, 1883 yılında Osman Hamdi Bey’in öncülüğünde kurulan Eski Şark Eserleri Müzesi. Aslında bu bina, Sanayi-i Nefise Mektebi yani Güzel Sanatlar Akademisi olarak inşa edilmiş. Bu detayı bilerek gezdiğinizde, mekânla kurulan bağ çok daha anlamlı hale geliyor.
Tam bu noktada Osman Hamdi Bey’den bahsetmemek mümkün değil. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin bugünkü yapısını kazanmasında onun payı çok büyük. Müzenin sadece eserlerin sergilendiği bir yer değil, bilimsel kazılarla beslenen, planlı ve bilinçli bir kültür kurumu olması gerektiğini savunan isimlerden biri. Bugün burada gördüğümüz düzen, yapı ve koleksiyon anlayışı büyük ölçüde onun vizyonunun bir sonucu.
Bu yapıların mimarisinde ise dönemin en önemli isimlerinden biri olan Alexandre Vallaury’nin imzası var. Vallaury, yalnızca Arkeoloji Müzesi ve Eski Şark Eserleri Müzesi ile değil; Karaköy’deki eski Osmanlı Bankası binası, Pera Palas Oteli ve Cercle d’Orient gibi yapılarla da İstanbul’un modernleşen yüzünü şekillendirmiş.
Arkeoloji Müzesi’nin dış cephesi de en az içi kadar etkileyici. Alınlığında Osmanlıca “Eski Eserler Müzesi” yazısı yer alıyor ve üzerinde Sultan II. Abdülhamid’e ait tuğra bulunuyor. Daha içeri girmeden, buranın yalnızca bir müze değil; geçmişi ciddiyetle koruyan bir kurum olduğu hissediliyor.

İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde Mutlaka Görülmesi Gereken Eserler
Eğer “müze gezmek sıkıcıdır” diye düşünüyorsanız, İstanbul Arkeoloji Müzesi’ni ziyaret ettikten sonra bu fikriniz değişebilir! Burası adeta bir zaman makinesi; Büyük İskender’in lahdinin önünde durup “Acaba burada gerçekten o mu yatıyor?” diye kafa yorabilir, binlerce yıllık aşk şiirini okuyup “Vay be, romantizm hep varmış!” diyebilirsiniz. Koca imparatorlukların izlerini süreceğiniz bu müzede, geçmişin sırlarını keşfetmeye hazır olun. Hadi, birlikte müzenin en etkileyici eserlerine göz atalım!
İstanbul Arkeoloji Müzesinin En Önemli Eseri İskender Lahdi

İskender Lahdi, 1887 yılında Sidon’da (bugünkü Lübnan’da, Beyrut’un güneyinde yer alan antik liman kenti) kral mezarlığında bulunmuş. “Lahit” kelimesi Yunanca’da et yiyici anlamına geliyor; aslında ölünün yerleştirildiği bir mezar sandığını ifade ediyor.
Herkes onu Büyük İskender’in mezarı sanıyor ama gerçek biraz farklı. Lahit, MÖ 312’de ölen Sayda Kralı için yapılmış. MÖ 4. yüzyıla tarihleniyor ve mermer üzerindeki boya izlerinden, eserin aslında renkli olduğu net şekilde anlaşılıyor. Antik dönemde heykellerin beyaz değil, renkli olması ilk kez görenleri gerçekten şaşırtıyor.
Benzer bir şaşkınlığı Atina Arkeoloji Müzesi’nde yaşamıştım. Orada bazı heykellerin, ilk yapıldıkları dönemdeki renkli hâllerinin canlandırmaları sergileniyor. İskender Lahdi’ne bakarken de insan ister istemez bu renkleri hayal ediyor.
Lahdin dört yüzünde Pers–Yunan savaşları ve av sahneleri üç boyutlu kabartmalarla anlatılmış. Figürler o kadar canlı ki, sahneler neredeyse hareket edecekmiş hissi veriyor. Savaşan askerler, atlar ve mızraklar detay detay işlenmiş.
Ne yazık ki pek çok antik eser gibi bu lahit de mezar soyguncularından nasibini almış. Figürlerin ellerinde bulunan altın ve gümüş parçalar çalınmış. Yine de askerlerin ok ve yaylarındaki metal detaylara dikkatle bakınca, orijinal ihtişamını hayal etmek zor değil.
Bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde pek çok eser açıkta sergilenirken, İskender Lahdi cam bir muhafaza içinde korunuyor. Bu da onun müzedeki en özel ve en dikkatle korunan eserlerden biri olduğunu fazlasıyla hissettiriyor.
Ağlayan Kadınlar Lahdi

1887 yılında, Osman Hamdi Bey tarafından yapılan Sidon (Lübnan) kazılarında ortaya çıkarılan en etkileyici eserlerden biri Ağlayan Kadınlar Lahdi. Sayda kralları, Mısırlılar gibi ölümden sonraki yaşama inanıyor; bu yüzden ölülerini mumyalayıp değerli eşyalarıyla birlikte gömüyorlardı.
Bu lahdi özel kılan şey, üzerindeki figürler. Lahdin çevresini saran kadın heykelleri, cenaze töreninde yas tutan kadınları temsil ediyor. Sessiz ama çok güçlü bir anlatımı var; bakarken insan ister istemez durup bir süre izliyor.
Tabnit Lahdi

Sidon kazılarında bulunan bir diğer çarpıcı eser ise siyah bazalttan yapılmış, insan biçimli Tabnit Lahdi. Lahdin üzerindeki yazıtlara göre, ilk sahibi bir Mısır firavunu, ikinci sahibi ise Sayda Kralı Tabnit. Yani aynı lahit, iki farklı kişiye mezar olmuş. Bu detay, beni en çok şaşırtan bilgilerden biri.
Lahdin üzerinde yer alan lanet yazısı ise oldukça çarpıcı:
“Ey mezarımı bulan kişi, her kim olursan ol lahtimi açma, huzurumu bozma. Çünkü yanımda ne gümüş, ne altın, ne de define vardır. Mezarımı açarsan nesilden ve nesepten mahrum kal ve ölüler arasında yatacak yer bulma.”
Bu sözleri okumak, insanın tüylerini diken diken ediyor.
Osman Hamdi Bey, Tabnit Lahdi’ni İstanbul’a getirerek müzeye yerleştirmiş. 2007 yılında mumyadan alınan bir azı dişi ve iki deri örneği, kralın yaşadığı dönemi daha iyi anlamak amacıyla ABD’ye gönderilmiş. Ancak bugüne kadar net ve çarpıcı bir sonuca ulaşılamamış. Tabnit mumyası, müzedeki diğer mumyalardan oldukça farklı. Mumya bezi yok ve saçları hâlâ görülebiliyor. Cam bir fanus içinde sergilenen bu mumya, insanı hem şaşırtıyor hem de biraz ürpertiyor.

1887 yılında Osman Hamdi bey tarafından yapılan Sidon (Lübnan) kazılarında bulunan diğer önemli eser Ağlayan kadınlar lahdi. Sayda kralları Mısır’lılar gibi ölümden sonraki yaşama inandıkları için ölü bedenlerini mumyalanıp değerli eşyaları ile gömerlermiş.
Sayda kazılarında bulunan siyah bazalttan yapılmış insan şeklindeki Tabnit lahti. Lahdin üzerinde ilk sahibinin Mısır’lı bir firavun olduğu ikinci sahibinin Sayda kralı Tabnit olduğu yazıyormuş. Daha önce duymadığım bir bilgiydi iki kişiye mezar olmuş görünüyor lahit.
“Ey mezarımı bulan kişi, her kim olursan ol lahtimi açma, huzurumu bozma. Çünkü yanımda ne gümüş, ne altın, ne de define vardır. Mezarımı açarsan nesilden ve nesepten mahrum kal ve ölüler arasında yatacak yer bulma.”
Osman Hamdi Bey lahdi İstanbul’a getirip müzeye yerleştirmiş. 2007 yılında mumyanın bir azıdişi, 2 deri örneği ABD’ye götürülmüş kralın yaşadığı dönemdeki bilgileri daha net öğrenmek için. Bugüne kadar anlamlı bir sonuç çıkmamış.
Kral Tabnit mumyası müzedeki diğer mumyalardan daha farklı. En azından gördüklerimden farklı. Mumya bezi yok ve hala saçları görülebiliyor. Mumyayı cam bir fanus içinde görebilirsiniz.
Dünyanın en ağır lahitlerin Konya- Sidamara Lahdi

Dünyanın en büyük ve en ağır lahitlerinden biri olarak bilinen Sidamara Lahdi, ilk bakışta insanı gerçekten durduruyor. Konya’daki Sidamara Antik Kenti’nden çıkan bu devasa mermer lahit, yaklaşık 32 ton ağırlığında, 313 cm yüksekliğinde ve 381 cm uzunluğunda. MS 3. yüzyıla tarihleniyor ve Konya’daki Ambar Höyük kazılarında bulunmuş.
Lahdin hikâyesi, bulunduğu andan itibaren oldukça olaylı. Osman Hamdi Bey, bölgede yaptığı incelemeler sonucunda bu dev eserin İstanbul’a taşınmasına karar vermiş. Ama karar vermek yetmemiş; asıl mesele, bu ağırlıkta bir lahdi nasıl taşıyacaklarını bulmak olmuş.
O dönemde lahdin sığabileceği bir vagon bulunamamış. Çözüm için Osmanlı Demiryolları’ndan destek istenmiş. Bir lokomotifin bazı bölümleri sökülmüş, özel bir taşıma sistemi hazırlanmış ve lahit ancak bu şekilde yola çıkarılabilmiş. 1901 yılında, uzun ve zahmetli bir yolculuğun ardından bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne ulaşmış.
Lahdin kapağında, mezarın sahibi olduğu düşünülen kadın ve erkek figürleri, yan yana uzanmış şekilde betimlenmiş. Yan yüzlerde ise mitolojik sahneler yer alıyor. Detaylar o kadar zengin ki, insan bir süre bakıp sahneleri çözmeye çalışıyor.
Ama Sidamara Lahdi’nin başına gelenler bununla bitmiyor. Aslında lahit, 1882 yılında İngiliz askerler tarafından keşfedilmiş. Ancak ağırlığı nedeniyle götürülemeyince tekrar toprağın altına gömülmüş. Bu sırada lahit üzerindeki Eros Başı kabartması İngiltere’ye kaçırılmış.
Eros Başı, 1933 yılında Victoria & Albert Müzesi’ne bağışlanmış. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergilenen lahitte ise uzun yıllar boyunca bu başın alçı (plaster) bir kopyası yer almış.
Uzun süren girişimler sonucunda, 2022 yılında Eros Başı Türkiye’ye iade edildi. Bugün Sidamara Lahdi, ait olduğu bütünlüğe en yakın hâliyle sergileniyor. Açıkçası, bu hikâyeyi bilerek bakınca lahit çok daha güçlü bir anlam kazanıyor.
Müzenin en duygusal eseri bir köpeğe ait mezar taşı

Müzedeki diğer eserlerden çok farklı olan eser, bir köpeğe ait bir mezar taşı. İnanamadım görünce.. Eski insanlar ne kadar düşünceliymiş. Bugün hayvanlara yapılan zulmü görünce, 1700 yıl önce yapılmış mezar taşını görünce etkilenmemek mümkün değil.
🐾Romalı Anexeos, sevgili köpeği için mezar taşına şunları yazmış: “Birlikte oynadığı köpek Parthenope’yi sahibi gömdü. Birlikte yaşadıkları mutluluğun teşekkürü olarak bunu yaptı. Karşılıklı sevginin ödülü vardır. Tıpkı bu köpeğinki gibi….’’
🥺Ayrıca mezar taşındaki kitabede insanlara KÖPEĞİN AĞZINDAN şu mesaj yazılmış: ‘’Sahibimin dostu olup bu mezarı hak ettim. Buna bakarak hem seni hayattayken sevmeye hazır, hem de ölünce naaşına özen gösterecek faydalı dost bul”🦴Metelin adasında 1880 yılının sonbaharında bir değirmenin mahzeninindi kazı yapan işçiler tarafından bulunmuş mezar taşı. Roma dönemine ait mezar taşı MS 3yy ait.
🐕Köpek binlerce yıldır insanoğlu’nun kadim dostlarından. Nasıl oldu da tarih boyunca hayvanları seven, onlara bakan, koruyan ve gözeten bir toplum şimdi böylesine bir nefretle hayvan soykırımına başladı.🐾Yaşamlarımızın birer parçası ve biricik dostlarımızı soğuk kış günlerinde unutmayalım.
Dünyanın ilk aşk şiiri tableti

Irak’ın güneyinde yer alan Nippur Antik Kenti’nden çıkarılan bu tablet, dünyanın bilinen ilk aşk şiiri olarak kabul ediliyor. MÖ 2000’li yıllara tarihlenen ve Sümerler tarafından yazıldığı düşünülen bu metni bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde görmek mümkün.
Binlerce yıl önce yazılmış bir aşk şiiri fikri bile insanı durdurmaya yetiyor. Aşkın, özlemin ve arzunun modern dünyaya ait olmadığını; insanlıkla birlikte doğduğunu hatırlatıyor. “2000 yıl önce aşk şiiri nasıl olurmuş?” diye merak ediyorsanız, cevabı bu tablette saklı.
Şiirde geçen benzetmeler ve tekrarlar, bugünün şiirlerinden çok da uzak değil. Bal, aslan, sevgi ve dokunuşlar… Duygular tanıdık, sadece dil çok daha eski.
Damat, kalbimin sevgilisi
Güzelliğin büyüktür, bal gibi tatlı
Aslan, kalbimin kıymetlisi
Güzelliğin büyüktür, bal gibi tatlı
…
Damat, seni okşayayım
Benim değerli okşayışlarım baldan tatlıdır
Yatak odasında bal doludur
Güzelliğinle zevklenelim
Aslan seni okşayayım
Benim değerli okşayışlarım baldan tatlıdır
…
Damat benden zevk aldın,
Anneme söyle, sana güzel şeyler verecektir.
Babam sana hediyeler verecektir.
…
Sen, beni sevdiğin için,
Lütfet bana okşayışlarını,
Beyim tanrım, beyim koruyucum,
Tanrı Enlil’in kalbini memnun eden Şusin’im
Lütfet bana okşayışlarını
Bu satırları okurken insan ister istemez gülümsüyor. Binlerce yıl geçmiş ama aşkın dili pek değişmemiş. Tablet, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen en şiirsel, en insani eserlerden biri.
Büyük İskender Büstü

1895 yılında, Manisa’daki antik kentte yapılan kazılarda bulunan Büyük İskender büstü, MÖ 2. yüzyıla, Helenistik döneme tarihleniyor. Bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri koleksiyonunda yer alıyor.
Büstün yeri müzede duruyor; ancak Aralık 2022’deki ziyaretimde kendisini göremedim. Çünkü bir süreliğine İstanbul Havalimanı’nda sergilenmek üzere müzeden alınmıştı. Böyle anlarda insan, “tam da görmek istediğim eser” diye iç geçiriyor.
Büyük İskender, MÖ 356’da doğmuş, MÖ 336’da kral olmuş ve sadece 33 yıl yaşayarak MÖ 323’te hayatını kaybetmiş. Kısa ömrüne rağmen Pers İmparatorluğu’nu yıkmış; Makedonya’dan Hindistan’a uzanan dev bir coğrafyada hâkimiyet kurmuş.
İskender’in en kalıcı mirası ise fetihlerinden çok, Helenistik kültürü yayması. Yunan kültürünü doğuya taşıyarak sanat, bilim ve düşünce dünyasında derin bir etki bırakmış. O dönemin “bilinen dünyasının yarısını” fetheden bir figürün büstüyle yüz yüze gelmek, müzede insanı gerçekten durduruyor.
Müzede sergilendiği dönemlerde, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde mutlaka görülmesi gereken eserlerden biri. Onu gördüğünüzde, tarih kitaplarındaki isim bir anda ete kemiğe bürünüyor.
Dünyanın Bilinen İlk Yazılı Antlaşmasının Tabletleri

MÖ 1299 yılında, Hitit Kralı ile Mısır Firavunu arasında imzalanan Kadeş Antlaşması, tarihin bilinen ilk yazılı barış antlaşması olarak kabul ediliyor. Bu antlaşmaya ait tabletleri bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde görmek mümkün.
Antlaşmanın Akatça yazılmış üç kopyası bulunuyor. Bunların ikisi İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde, biri Berlin’de. Antlaşmanın Mısır hiyerogliflerine çevrilmiş kopyaları ise Mısır’daki müzelerde sergileniyor. Yani barış metni, adeta dünyaya dağılmış durumda.
Kadeş Kalesi çevresinde yapılan savaşta taraflardan hiçbiri kesin bir zafer elde edemeyince, çözüm masada bulunmuş. İlginç olan şu ki, iki tarafın kayıtlarında da savaşın sonucu farklı anlatılıyor. Mısır kaynaklarında savaşı Mısırlılar kazanmış, Hitit tabletlerinde ise zafer Hititlere ait. Tarih, biraz da bakış açısı meselesi gibi.
Antlaşmanın aslı gümüş levhalara kazınmış, günümüze ulaşanlar ise kil tablet kopyaları. Hitit başkenti Hattuşa’da bulunan çivi yazılı tabletlerin bir kopyası da bugün Birleşmiş Milletler binasında sergileniyor.
Barışın sembolü olarak BM binasında yer alması çok anlamlı. Gerçi insan bazen “tableti koyunca barış geliyor sanıyorlar galiba” diye gülümsemeden edemiyor… Ama yine de, binlerce yıl öncesinden gelen bu metin, insanlığın uzlaşma arayışının ne kadar eski olduğunu hatırlatıyor.
Hem Dişi Hem de Erkek Özellikleri Taşıyan Hermarfrodit Heykeli ve Hikayesi

Müzedeki mutlaka görülmesi gereken eserlerden biri de, aynı bedende hem dişi hem erkek özellikleri taşıyan mitolojik varlık Hermaphroditos’un heykeli. MÖ 3. yüzyıla tarihlenen bu eser, ilk bakışta bile insanı durduruyor.
Heykelin arkasındaki hikâye ise en az kendisi kadar ilginç. Antik dönemde Halikarnassos olarak bilinen Bodrum’da, bugün Bardakçı Koyu çevresinde yer alan Salmakis adlı bir tatlı su kaynağı varmış. Rivayete göre bu gölün suyu, erkekleri efemineleştirir ve güçsüzleştirirmiş. İşte bu söylenti, Hermaphroditos efsanesinin çıkış noktası.
Yunan mitolojisine göre Hermaphroditos, haber tanrısı Hermes ile aşk tanrıçası Aphrodite’nin oğlu. Adı da zaten anne ve babasının isimlerinin birleşiminden geliyor.
Hermaphroditos on beş yaşına geldiğinde çok yakışıklı bir genç olmuş. Yaşıtları flörtle ilgilenirken, onun aklında gezmek, dünyayı görmek ve yeni şeyler öğrenmek varmış. İda Dağları’ndan yola çıkıp Halikarnassos’a doğru ilerlerken Salmakis Gölü’ne rastlamış.
Gölün kenarında yaşayan peri kızı Salmakis, Hermaphroditos’u görür görmez âşık olmuş. Uzun süre onun ilgisini çekmeye çalışmış ama karşılık alamayınca oradan ayrılıyormuş gibi yapıp saklanmış. Hermaphroditos, peri kızının gittiğini sanıp giysilerini çıkararak göle girmiş.
Tam bu sırada Salmakis de suya atlayıp Hermaphroditos’a sarılmış. Kurtulmaya çalışsa da başaramayan peri kızı, en sonunda tanrılara yalvarmış:
“İlk defa birini bu kadar sevdim, ne olur bizi ayırmayın; hatta tek bir beden yapın.”
Tanrılar da bu dileği kabul etmiş ve ikisini tek bedende birleştirmiş.
O günden sonra hem erkek hem dişi özellikler taşıyan varlıklara Hermaphroditos denmiş. Hatta Platon’a göre insanlar başlangıçta birer Hermaphroditos’muş.
Küçük bir not da edebiyattan: William Shakespeare, Venüs ile Adonis adlı uzun şiirini yazarken bu öyküden esinlenmiş.
Heykelin önünde durduğunuzda, mitolojiyle beden algısının, kimliğin ve aşkın binlerce yıl önce bile ne kadar cesurca sorgulandığını hissediyorsunuz.
Marsyas Heykeli / Eşşek Kulaklı Midas’ın Hikayesi

Bu eseri anlamak için önce Marsyas hikâyesini bilmek gerekiyor. Çünkü karşımızdaki heykel, tanrıyla yarışmanın bedelini en sert şekilde ödeyen bir mitolojik sahneyi anlatıyor: kibir, ceza ve acı.
Hikâye, bir gün Athena’nın kendi icadı olan kavalı çalmasıyla başlıyor. Kaval çalarken yüzünün şiştiğini ve çirkinleştiğini fark eden Aphrodite ve Hera, Athena ile alay etmeye başlıyor. Onlara inanmayan Athena, bir su kenarına gidip yansımasına bakıyor ve gerçeği görünce öfkelenip kavalını yere fırlatıyor. Üstelik, bu kavalı alacak kişiyi de lanetliyor.
Athena’nın attığı kavalı, yarı insan yarı satir olan Marsyas buluyor. Kavalı çalmaya başlıyor ve o kadar güzel çalıyor ki ünü, müziğin ve sanatın tanrısı Apollon’a kadar ulaşıyor. Apollon, Marsyas’ı kıskanıyor ve onu bir müzik yarışmasına davet ediyor.
Yarışmada Apollon lirini, Marsyas ise kavalını çalıyor. Hakem olarak Midas seçiliyor. İlk turda kazanan çıkmayınca Apollon kurnazca bir hamle yapıyor ve enstrümanların tersten çalınmasını istiyor. Lir tersten de çalınabiliyor, ama kaval çalınamıyor.
Buna rağmen Midas, kavalın lirden daha üstün olduğunu söylüyor. Bu yorum Apollon’u çileden çıkarıyor. “Senin kulakların iyi duymuyor” diyerek Midas’ın kulaklarını eşek kulaklarına çeviriyor. Ünlü “Eşek kulaklı Midas” hikâyesi tam olarak burada başlıyor.
Ama ceza bununla da bitmiyor. Apollon, Marsyas’ı bir ağaca bağlatıyor ve derisini yüzdürerek öldürtüyor. Tanrıyla yarışmanın bedeli, mitolojide bundan daha ağır anlatılamazdı herhalde.
İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen Marsyas Heykeli, işte tam olarak bu hikâyeyi anlatıyor. Tarsus’ta bulunan ve MÖ 3. yüzyıla tarihlenen heykel, mitolojinin en sert ve rahatsız edici sahnelerinden birini gözler önüne seriyor. Önünde durduğunuzda, bu sadece bir heykel değil; kibirle sınanmış bir insanın trajedisi gibi duruyor.
Kadın Ozan Sappho’nun Başı

Sappho’nun, MÖ 615 yılında Lesbos’ta (bugünkü Midilli Adası) doğduğu biliniyor. Aristokrat bir aileden geldiği, varlıklı bir adamla evlendiği ve iyi bir eğitim aldığı tahmin ediliyor.
Hayatının büyük bölümünü, evlenmemiş genç kadınlar için kurduğu ve yönettiği bir okulda geçirmiş. Şiirlerini, dostlukları ve duyguları bu çevrede şekillenmiş. Sappho’nun dizelerinde aşk kadar zarafet ve kırılganlık da hissediliyor.
MÖ 570 yılında, doğduğu yer olan Lesbos’ta hayatını kaybettiği düşünülüyor. Ölümüyle ilgili ise daha dramatik bir rivayet var: Sevdiği adam için kayalıklardan atlayarak intihar ettiği anlatılır. Ne kadarının gerçek, ne kadarının efsane olduğu bilinmese de, bu hikâye onun adını daha da mitolojik bir yere taşıyor.
İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen Sappho’nun başı, yalnızca bir portre değil; antik dünyanın en güçlü kadın seslerinden birinin sessiz ama etkileyici hatırlatıcısı gibi duruyor.
Cüce Tanrı Bes heykeli

stanbul Arkeoloji Müzesi’ne girer girmez sizi karşılayan ilk eserlerden biri, devasa Bes heykeli. Bes, Mısır mitolojisinde cüce tanrı olarak bilinse de, heykelin kendisi hiç de küçük değil. Yaklaşık 4,5–5 metre yüksekliğiyle insanın karşısında durup bir an duraksamasına neden oluyor.
Bes, isyanı, gücü ve kötülüklerden korunmayı temsil eden bir tanrı. Heykelde elinde kafası koparılmış bir hayvan tutması da bu koruyucu ve sert yönünü vurguluyor. İlk bakışta biraz ürkütücü ama bir o kadar da etkileyici.
Kireçtaşından yapılmış olan bu heykel, Kıbrıs’tan getirilmiş. Müzenin girişinde yer alması tesadüf değil; sanki içeri girmeden önce ziyaretçiyi uyarıyor, “burada sıradan hikâyeler yok” diyor.
Dev boyutlu İştar Kapısı’ndan Aslan Kabartmaları

İştar Kapısı’nı anlatmaya başlamadan önce küçük ama önemli bir not: İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde, bu dev yapının yalnızca küçük bir bölümü sergileniyor. Kapının büyük kısmı bugün Pergamon Müzesi’nde bulunuyor. Yine de burada görülen parçalar, yapının görkemini hayal etmeye fazlasıyla yetiyor.
İştar Kapısı, rivayete göre Babil’in Asma Bahçeleri’ne açılan sekizinci giriş kapısı. Asma Bahçeler, dünyanın yedi harikasından biri olarak anılsa da, gerçekten var olup olmadığı hâlâ tartışmalı. MÖ 575 civarında, Babil Kralı II. Nebukadnezar’ın, kenti güzelleştirmek için Marduk Tapınağı’nı restore ettirdiği ve bu süreçte Asma Bahçeler’i yaptırdığı söyleniyor. Ama bahçelere ne olduğu, hatta var olup olmadıkları hâlâ kesin değil.
İşte bu tartışmaların tam ortasında yükselen İştar Kapısı, Babil kent surlarının üzerinde yer alan yaklaşık 12 metreden yüksek dev bir yapı. Tanrıça İştar adına yaptırılmış ve üzeri boğa ile ejderha (muşhuşşu) kabartmalarıyla süslenmiş. Bu figürler, Babil’in gücünü ve tanrılarla kurduğu bağı simgeliyor.
Kapıyla ilgili ilk büyük kazılar 1900’lü yılların başında Alman arkeologlar tarafından yapılmış. Ne yazık ki yapı, 2003–2011 Irak Savaşı sırasında ABD ordusu tarafından sığınak olarak kullanılmış; bu süreçte ciddi hasar görmüş ve yüzlerce çini parçası çalınmış.
Bugün canlandırma çizimleri ve rekonstrüksiyonlar sayesinde İştar Kapısı’nın ne kadar etkileyici olduğu daha net anlaşılıyor. En büyük ve bütünlüklü parçalar Berlin’de sergileniyor. İstanbul’daki parçalar ise, bu dev yapının sadece bir detayının bile ne kadar güçlü bir etki yarattığını gösteriyor.
İştar Kapısı’na ait parçalar bugün dünyanın farklı müzelerine dağılmış durumda. Bunlar arasında İstanbul Arkeoloji Müzesi, Detroit Sanat Enstitüsü, Royal Ontario Müzesi, Louvre Müzesi, Metropolitan Sanat Müzesi ve Chicago Doğu Enstitüsü gibi önemli kurumlar yer alıyor.
İştar Kapısı’na bakarken insan şunu düşünüyor: Bir zamanlar tek bir şehir kapısı olan bu yapı, bugün dünyanın dört bir yanına dağılmış durumda. Ama hikâyesi hâlâ aynı görkemle ayakta.
İstanbul Arkeoloji Müzesi Hakkında Sık Sorulan Sorular
İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde en önemli eser hangisi?
Bu sorunun tek bir cevabı yok. Ancak ziyaretçilerin en çok etkilendiği eserlerin başında İskender Lahdi, Sidamara Lahdi, Kadeş Antlaşması tabletleri ve İştar Kapısı’na ait kabartmalar geliyor. Hangisinin daha çarpıcı olduğu biraz da ilgi alanınıza bağlı.
İskender Lahdi gerçekten Büyük İskender’e mi ait?
Hayır. İsmine rağmen lahit, Sidon (Sayda) Kralı için yapılmış. Üzerindeki kabartmalarda Büyük İskender betimlendiği için bu adla anılıyor.
İstanbul Arkeoloji Müzesi kaç saatte gezilir?
Sadece ana binayı hızlıca gezmek yaklaşık 2–3 saat sürer. Çinili Köşk ve Eski Şark Eserleri Müzesi’ni de eklemek isterseniz, müze için yarım gün ayırmak en ideal seçenek.
Müze Kart İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde geçerli mi?
Evet, Müze Kart geçerli. Kartla Arkeoloji Müzesi, Çinili Köşk ve Eski Şark Eserleri Müzesi birlikte gezilebilir. Online müze kart buradan alabilirsiniz.
İştar Kapısı neden Berlin’de?
İştar Kapısı’nın büyük bölümü, 1900’lü yılların başındaki kazılar sırasında Almanya’ya götürülmüş. Bugün ana parçalar Berlin Pergamon Müzesi’nde sergileniyor. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde ise kapıya ait özgün parçalar bulunuyor.
Kadeş Antlaşması tabletleri neden bu kadar önemli?
Kadeş Antlaşması, tarihin bilinen ilk yazılı barış antlaşması olarak kabul ediliyor. Hititler ile Mısırlılar arasında imzalanmış olması, diplomasinin binlerce yıl öncesine dayandığını gösteriyor.
İstanbul Arkeoloji Müzesi çocuklarla gezilir mi?
Evet, gezilebilir. Ancak müze oldukça büyük ve içerik yoğun olduğu için daha çok 10 yaş ve üzeri çocuklar için uygun. Mitoloji ve hikâyeler eşliğinde gezildiğinde çocukların ilgisi daha kolay çekiliyor.
Müze içinde fotoğraf çekmek serbest mi?
Genel olarak flaşsız fotoğraf çekimine izin veriliyor. Bazı özel eserlerde kısıtlama olabildiği için müze içindeki uyarı levhalarını takip etmek gerekiyor.
İstanbul Arkeoloji Müzesi hangi günler açık?
Müze genellikle haftanın her günü açık. Resmî tatillerde ve özel günlerde saatler değişebildiği için ziyaret öncesinde güncel saatleri kontrol etmek iyi olur.
Müze ilk kez gidecekler için zor mu?
İlk kez gidenler için biraz yoğun hissedilebilir. Bu yüzden önceden kısa bir plan yapmak ya da “mutlaka görülmesi gereken eserler”e odaklanarak gezmek deneyimi çok daha keyifli hale getirir.




